mehmet atlı

MÜZİSYEN – AKADEMİSYEN

“Pêşiya Malê Xendek e” ya da Kürtler’de evin halleri

PolitikArt’ta yayınlanan yazım.  

logo[1]

Neden kendi doğup büyüdüğümüz evi ya da ninelerimizin/dedelerimizin evini değil de ezberlediğimiz bir resmi çiziyoruz. Bu soruyu, “Neden TOKİ’nin ya da filanca mimarın, mühendisin, müteahhitin belirlediği sınırlar içinde yaşamaya bu kadar razıyız?” biçiminde de sorabiliriz.

Ev (yapmak, kurmak, almak)

Evi (özlemek, görmek, çekip çevirmek)

Eve (dönmek, kapanmak, hapsolmak, kavuşmak)

Evde (kalmak, olmak, yatmak)

Evden (kaçmak, sıkılmak, kopmak)

Evin yalın halindeki belirsizlik, çekimli hallerinde büsbütün çoğalır, karmaşıklaşır, bulanıklaşır gibidir. Hele cezaevi, huzurevi, orduevi, polisevi, sığınmaevi, baba evi, yas evi, cemevi, halkevi, türküevi, dağevi… gibi sayısız ‘ev’ söz konusu olduğunda, bazen birbiriyle düpedüz çelişen yahut kendisine yüklenen misyonlarla ideolojik/sınıfsal vb. boyutları keskinleşirken, içeriğini bulanıklaştırmayı sürdüren yan anlamlar kazanıp durmakta gibidir ev.

Ev nedir, neresidir? İçi dışı neresidir? Ne gibi unsurlardan oluşmakta, ne gibi unsurları dışlamaktadır? Damı, önü, arkası, çatısı, bacası, yakını-uzağı derken bütün insani varoluşların içinde vuku bulduğu, etrafında dönüp dolaştığı şu ‘ev’, neyin nesidir?

Kürdistan bir ev midir mesela? Ciwan Haco’nun ünlü şarkısındaki gibi Diyarbekir ev midir? Almanya evimiz midir? Dünya evimiz mi? Türkçe’de “dünya evine girmek” deyimi neden evlenmek anlamına gelmektedir? Bütün dillerde evlenmek eylemi, ev kavramı ile ilintili midir? ‘Marriage’, ‘house’ ya da ‘home’ ile aynı kökenden midir mesela? ‘Domestic’? 

Kürtçe ‘zewac’ ile ‘mal’ ya da ‘xanî’ arasında ev-evlilik gibi bir ortaklık, kökendaşlık var mı? Yoksa ‘zewac’ Arapça zevce/karı/kadın ile mi alakalıdır ‘izdivaç’ta olduğu gibi? Kurmancî ‘xanî’ ile ‘mal’, Türkçedeki ‘ev’in karşılığı olsa da aynı şey değildir, Dimilî ‘kê (çê)’ ile ‘bon’ (ban) kelimelerinin ‘ev’ demek olsalar da aynı anlama gelmedikleri gibi… ‘Ev’ ile ‘konut’ arasındaki fark gibi. Biri bir yapı iken diğeri bir yapıdan çok daha fazlasıdır. ‘Zewac’ ile ‘mal’ ya da ‘xanî’ ortak kökene sahip değiller ama ‘mal’ (ev) ile ‘malbat’ (aile) göbekten bağlı. Ev, “’aile’ye dair midir? Bekara niye ev verilmez? “Burası otel mi arkadaşım?” sorusu neyi ima etmektedir? Ya ‘konut’, ‘konak’ ve ‘kondu’ arasındaki fark?

Dildeki ev

Herhalde tüm dillerde evle ilgili derin bir sorgulamaya girişilebilir ve inanıyorum ki hepsinde ilginç sonuçlara ulaşılır. 

Dilin kendisinin de bir ev hatta yegane meskenimiz olduğunu iddia edenler olmuş, Heiddeger gibi. Stockholm’de çoğunluğu Kürt göçmenlerden oluşan bir dinleyici topluluğuna bir konser vermiştim. Konserin sonlarına doğru “artık bitirmeyelim mi, belki eve dönmek isteyenler olabilir” dedim.  Seyirciler arasından bir ses, konserin duygusal havasından olacak ki; “Mala me tune” (Bizim evimiz yok) dedi. İçim burkuldu ve imdadıma Heiddeger’in yukarıdaki sözü yetişti: “Filozof, tek meskenimiz dilimizdir demiş” dedim. “İşte biz de bu akşam burada Kürtçe şarkılar söyledik; nerede dilimizi konuşuyor, yaşatıyorsak orası evimiz sayılmaz mı?” diye ekledim. Ama dinleyicimiz ikna oldu, teselli buldu mu, bilemem. Yarım ağız, bir alkışlı onay aldığımı hatırlıyorum.

Tek meskenimizin dilimiz olması, evle ilgili muammayı azaltmadığı gibi iyice koyulaştırmakta sanki. Şu durumda her tür dilsizlik hali ,evsizlik anlamına da geliyor ister istemez. Yahut dilimizden asla kaçamayacağımız gibi evimizden de kaçamayacağımızı da söyleyebilir miyiz?

Ruhtaki ev

‘Ev’ ya da ‘mal’ı tek başına karşılayan mimari elemanlar var. Yine dilde izleyebileceğimiz ilginç güzergahlar var; ‘dam’ ya da ‘çatı’ gibi. ‘Kapı’ gibi mesela. ‘Ocak’ ya da sadece bir ağaç imgesi, bir kovuk, oyuk, niş vs. evi üstlenmez mi? Eviyle bütünleşik canlıları hatırlayalım; evin ta kendisi değil midir bir kaplumbağa ya da istakoz, midye… Eviyle ayrışamayacak bir bünye ya da ruh değil midir? Bedenimiz, derimiz, tenimiz de birer ev mi yoksa?

Öte yandan insanoğlu söz konusu olduğunda (evini sırtında taşıyan kimi göçmen ruhları istisna tutarsak) ev, kaplumbağanınkinden çok daha karmaşık bir şeye tekabül ediyor. Çoğu durumda ev, kentsel, topluluksal/toplumsal bağlamlarda vücut buluyor. Başımızı alıp ıssız bir yerde bir ev kurmaya kalkıştığımızda dahi bir tür kentselliğin/toplumsallığın içindeyiz. Onun bilgisiyle, tekniği-teknolojisiyle ev üretiyor ya da donatıyoruzdur. Onun bilgisi, sezgisiyle bir estetik geliştiriyoruzdur. Toplumsal bir ortamda edindiğimiz mahremiyet örüntüleriyle, dinsellik ya da simgesellikle…

Çizgilerdeki ev

Diyarbakır’da bir grup mimarlık öğrencisine “çocukluğunuzdan beri aklınızda olan ev resmini çizin” dediğimde, hemen hepsi tepede güneşin, arkasında dağ sıralarının bulunduğu bir manzarada, çatılı bir ev çizdiler. Peki etrafınıza, Diyarbakır’a bakın; böyle bir ev göremiyoruz. Evler hep düz damlı, avlulu! Neden aklımızda evle ilgili böyle bir görsel var? Neden kendi doğup büyüdüğümüz evi ya da ninelerimizin/dedelerimizin evini değil de ezberlediğimiz bir resmi çiziyoruz. Bu soruyu, “Neden TOKİ’nin ya da filanca mimarın, mühendisin, müteahhitin belirlediği sınırlar içinde yaşamaya bu kadar razıyız?” biçiminde de sorabiliriz.

Bu yazının kapsamına sığdıramayacağımız dev bir içerik; insanoğlunun yabani hayattan evini üreten bir özneye dönüşmesi, bunun Kürtçedeki ‘mal’ kavramında olduğu gibi hemen her durumda mülkle, mülkiyetle ilişkili süreçleri ima etmesi, ister basit bir ‘kon’, ‘kondu’ ya da ‘çadır’ -ki hiç basit değillerdir- olsun, isterse ‘xan’, ‘xanik’, ‘han’, ‘köşk’, ‘kasır’, ‘saray’ biçiminde olsun, evin tarihinin sınıfların tarihi ile beraber okunması gerektiği, modern zamanlarda özel-kamusal ayırımının giderek belirginleşmesi ile ev mimarilerinin içinde ve dışında, devrim niteliğindeki ve halen içinde bulunduğumuz dönüşüm süreci…

Evin tarihi, insanlığın tarihi demek

Ve günümüzde gerek Amed’de gerekse İstanbul, Denizli, Kayseri ya da herhangi bir Avrupa-Amerika kentinde, giderek artan güvenlik paranoyasıyla, kapalı, güvenlikli, nizamiye kapılı, kameralı, otoparklı konut siteleriyle karakterize olan orta sınıf hayatları… Kutsal aile, heteroseksüel cinsellik… Köylerin ‘geniş ailelerinin’ yani nine, dede, gelin, torun ve kümes hayvanları ve ahır hayvanlarıyla geniş ailelerinin, kentlerde atomize olarak çekirdek ailelere ve ebeveyn yatak odası, çocuk yatak odası, misafir odası, salon gibi ayrışmış-farklılaşmış mekanlarına, en nihayetinde yalnız bireylere ve onların artık yemek pişen bir mutfağı bulunması gerekmeyen stüdyo dairelerine varıncaya dek; evin tarihi, insanlığın tarihi demek neredeyse. Görüldüğü gibi bana ayrılan yerin sonuna geldim ve ev mevzuuna ve hele “Kürtlerde Ev” gibi spesifik bir başlığa yaklaşamadım bile… Ki benim de seslendirmekten keyif aldığım Aram Tigran şarkısında olduğu gibi; “pêşiya malê xendek e!” (Evin önü hendektir).

*Mardin Artuklu Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi 

http://yeniozgurpolitika.info/index.php?rupel=nuce&id=41623